Geçtiğimiz günlerde, otuz beş yıllık bir dostum bana farkında olmadan Türkiye'nin en büyük sorununu anlattı.
Bir zamanlar büyük ticaret yapmış, üretim tesisleri kurmuş, onlarca insana ekmek vermiş biriydi. Hayat bazen insanı zirveye çıkarıyor, bazen de sessizce kendi kabuğuna çekiyor. O da yıllar önce iflas etmiş. Şimdi ise 20 bin liralık emekli maaşıyla hayatını sürdürüyor.
İşin ilginç tarafı ise hâlinden en ufak bir şikâyeti yok.
Ne zaman ülkedeki ekonomik sıkıntıları eleştirsem, aynı cümleleri kuruyor:
"Şükredin..."
"Hamdedin..."
"Ülkenin daha büyük sorunları var."
"Gerekirse aç kalırız."
"Etrafımız düşmanlarla çevrili."
Ezberlenmiş cümleler...
Sanki yıllardır aynı plak çalıyor, o da hiç sıkılmadan dinliyor.
Dayanamadım.
"Hasan, bana şu 20 bin lirayla nasıl geçindiğini bir anlatsana."
Karadeniz şivesiyle gülümsedi.
"Ula Mustafa, hanım her ay artırdığımız parayla bir gram altında alıyor."
Şaşırdım.
"İyi de oğlum, evde hiç yemek yemiyor musunuz?"
"Yiyoruz ya... Domates yüz liraysa ben akşam pazarına giderim. Kasa diplerinde yirmi liraya düşenleri alırım."
"Peki, bir kafede oturup çay içmez misin?"
"Hayatta vermem o parayı. Termosu doldurur, dışarıda içerim."
"Lokanta?"
"Yok."
"Tatil?"
"Gerek yok."
"Araba?"
"2005 model tüplü. Ayda iki-üç bin liralık gaz."
"Telefon?"
"İki-üç bin liralık eski bir telefon."
Sonra hiç beklemediğim bir cümle söyledi:
"Bir de ben kirada oturmuyorum ha Mustafa... Başımı sokacak bir evim var. Yoksa bu maaşla geçinmek mümkün mü?"
İşte o cümle beni daha da düşündürdü.
Demek ki bugün bir insanın "idare edebiliyorum" diyebilmesi için bile önce kira yükünün olmaması gerekiyordu.
"Biraz yaşamak da gerekmiyor mu?" diye sordum.
"Ben zaten mutluyum. Evinden mutsuz olan dışarı çıkar."
Bir süre sustum.
Sonra gözlerinin içine bakarak şöyle dedim:
"Hasan, sen aslında sana reva görülen hayatın üzerine yeni bir hayat kurmuşsun. En acısı da bunu kader değil, marifet sanıyorsun."
Ardından ekledim:
"İnsan elbette ayağını yorganına göre uzatır. Buna kimsenin itirazı olmaz. Ama asıl soru şu: Sana neden bu kadar küçük bir yorgan verildiğini hiç sorguladın mı?"
Hasan yine gülümsedi.
"Boş ver Mustafa... Böyle de mutlu olunuyor."
O an çocukluğum geldi aklıma.
Bizim ahırda boz renkli bir ineğimiz vardı.
Adı Nazara idi.
Rahmetli babaannemin en sevdiği sığırdı.
Önüne ne koysan yerdi.
Hiç huysuzluk yapmazdı.
Bağırmazdı.
Süt sağılırken kıpırdamazdı.
Tam anlamıyla uysaldı.
Yıllar geçti.
Yaşlandı.
Sütü azaldı.
Bir gün babaannem rahmetli dedeme seslendi:
"Aslan Efendi, bu hayvan çok iyi ama artık süt vermiyor. Bundan kurban da olmaz. Sen bunu kasaba sat gitsin."
Ve Nazara'nın hikâyesi o gün kasapta bitti.
O gün çocuk aklımla bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştım.
Bugün ise çok daha iyi anlıyorum.
Psikolojide buna öğrenilmiş çaresizlik deniyor.
İnsan, değiştirebileceği şeyleri bile değiştiremeyeceğine inanmaya başlıyor.
Sonra da buna "şükür" adını veriyor.
Oysa şükretmek başka şeydir; haksızlığı normalleştirmek başka...
Kanaatkâr olmak başka şeydir; hak ettiğini istemekten vazgeçmek başka...
Tasarruf etmek elbette erdemdir.
Ama yoksulluğu kutsamak erdem değildir.
Hasan farkında değildi.
Aslında bana nasıl geçindiğini değil, nasıl vazgeçtiğini anlatıyordu.
Çaydan vazgeçmişti...
Lokantadan vazgeçmişti...
Tatilden vazgeçmişti...
Sosyal hayattan vazgeçmişti...
Ve belki de en önemlisi...
Sorgulamaktan vazgeçmişti.
Bugün Türkiye'de milyonlarca insan, kendisine sunulan dar hayatın içine öyle alışmış durumda ki, yaşadığını değil; sadece idare ettiğini fark etmiyor.
Üstelik çektiği çileyi bir fazilet, sessizliğini ise vatanseverlik sanıyor.
Kendisine reva görülen hayatı sorgulamak yerine kutsuyor; sonra da herkesten aynı hayatı yaşamasını bekliyor.
Belki de asıl mesele cebimizdeki para değildir.
Asıl mesele, zihnimizde çizilen sınırdır.
Çünkü insan bazen fakir olduğu için susmaz.
Sustuğu için daha da fakirleşir.
Çocukluğumun o uysal ineği Nazara'yı hiç unutmadım.
Önüne ne konulursa yerdi.
Hiç huysuzluk çıkarmazdı.
Ama gün geldi, sütü azalınca gözden çıkarıldı.
Nazara'nın bütün uysallığının sonu kasapta bitti.
Hayat da bazen böyledir. Hakkını aramayan, kendisine reva görüleni sorgulamayan insanlar da bir gün tıpkı Nazara gibi sessizce gözden çıkarılır. Çünkü hayatta sadece uysallığın değil, sessizliğin de bir bedeli vardır.
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|