|
Tweet |
Bir taraftan ülkede adaletin bağımsız olmadığını söylüyor, diğer taraftan muhalefet belediye başkanlarına yönelik operasyonları ve tutuklamaları haklı gösterecek ifadeler kullanıyordu. Sanki asıl derdi memleket değil de koltuğunu korumaktı. Partisinin tabanında karşılığı var mı, sokakta destek görüyor mu, toplum ne düşünüyor; bunların pek önemi yok gibiydi. Yeter ki tabelada kendi adı yazsın...
Fakat dürüst olmak gerekirse mesele sadece bir siyasetçi meselesi değil.
İktidara baktığınızda da benzer manzaralar görüyorsunuz. Muhalefete baktığınızda da... Günlük hayatın içine karıştığınızda da...
Herkes ülkenin geleceğinden, adaletten, eğitimden, ekonomiden söz ediyor ama iş kendi çıkarına dokunduğu anda bütün ilkeler bir anda esneyebiliyor. Kimi makamını korumaya çalışıyor, kimi ihalesini, kimi koltuğunu, kimi de çevresine sağlayacağı küçük ayrıcalıkları...
Dün yaşadığım bir olay bunu bana bir kez daha hatırlattı.
Mağazanın önündeki cebe park etmeye çalışan Almanya plakalı lüks bir araç dikkatimi çekti. Araç sahibine ne kadar kalacağını sordum. "Yarım saatlik işim var" dedi. Sonradan tanıdık bir isim olduğunu hatırladım. Şehrin farklı yerlerinde evleri, iş yerleri bulunan, senenin bir kısmını Almanya'da bir kısmını Türkiye'de geçiren oldukça varlıklı biriydi.
Aradan yaklaşık iki saat geçti. Bir arkadaşımla Fatih Parkı'nda oturmuş çay içiyorduk. Tesadüf bu ya, aynı kişi karşıdan çıkageldi. Kendisini görünce buyur ettik, masamıza davet ettik. Oturdu, çayını söyledik. Gülümseyerek, "Yarım saatlik işim var demiştim ama işler biraz uzadı" dedi. Aslında bizi görmese büyük ihtimalle parkta başka bir masaya oturacak ve belki de birkaç saat daha takılacaktı. O yarım saat için aldığı müsaade akşamı bulacaktı büyük ihtimalle.
Sohbet etmeye başlayınca konu konuyu açtı.
Bir süre sonra kiracılarından şikâyet etmeye başladı. Şehrin farklı noktalarında çok sayıda gayrimenkulü vardı. İçlerinden birini de masaj salonu olarak kullanılan bir işletmeye kiralamıştı.
"Kira konusunda hiçbir sıkıntı yaşamadım," dedi.
Sonra da ekledi:
"Geçenlerde camide bazı arkadaşların bana eskisi kadar sıcak davranmadığını fark ettim. Sebebini sordum. Bana, kiraya verdiğim yerde neler döndüğünü bilip bilmediğimi sordular." Aslında benim de kulağıma bazı şeyler geliyordu ama pek önemsemiyordum.!
Ardından gidip yerinde inceleme yaptığını, gördüklerinden rahatsız olduğunu ve süresi dolunca kiracıyı tahliye etmek için dava açacağını anlattı.
Onu dinlerken içimden şöyle düşündüm:
Demek ki mesele yapılan iş değilmiş.
Kira düzenli geldiği sürece sorun yokmuş.
İnsanların ne yaptığı, orada neler yaşandığı çok da önemli değilmiş.
Sorun, insanların bunu konuşmaya başlamasıymış.
Sorun, cemaatin tavır değiştirmesiymiş.
Sorun, yıllardır oluşturulan dindar ve muhafazakâr imajın zarar görmesiymiş.
Yani vicdanın rahatsız olması değil; çevrenin tavrından rahatsız olması...
Sohbet ilerledikçe konu Türkiye'ye geldi. "Türkiye çok gelişti" dedi. Avrupa'dan gelirken yolları, tünelleri, viyadükleri gördüğünü anlattı.
Ben de sordum:
"Yani fiziki olarak geliştiğini düşünüyorsun. Peki ekonomik, eğitim ve manevi olarak ne durumda?"
Bir an duraksadı.
"Biraz eksiklerimiz var..." dedi.
Aslında bu kısa cevap bile çok şey anlatıyordu.
Çünkü bugün toplumun büyük bir kısmı, çıkarları zarar görmediği sürece birçok yanlışı görmezden gelebiliyor. Kendi menfaatine dokunmuyorsa susuyor. Hatta zaman zaman savunuyor. Ancak iş dönüp dolaşıp kendisine dokunduğunda birden hassasiyetler ortaya çıkıyor.
Siyasette de aynı tabloyu görüyoruz.
Yanlış, kendi tarafı yapınca mazur görülüyor.
Haksızlık, kendi mahallesinden gelince sessizlikle karşılanıyor.
Eleştirdiği şeyi yarın kendisi yapınca makul gerekçeler bulunuyor.
Bu yüzden bugün ülkede asıl eksik olan şey yol, köprü, tünel veya bina değildir.
Elbette yollar yapılır, viyadükler inşa edilir, şehirler büyür.
Ama insanın vicdanı küçülüyorsa, ahlakı geriliyorsa ve doğrular menfaat karşısında değerini kaybediyorsa; fiziki kalkınma tek başına bir anlam ifade etmez.
Toplumun hemen hemen her kesiminde, özellikle de siyasetin içinde bulunan insanlarda pişkinlik öyle bir noktaya ulaştı ki yapılan eleştirilerin kendilerini etkilemediğini açıkça söyleyebiliyorlar.
Haklı eleştiri de umurlarında değil, haksız eleştiri de...
Yeter ki koltuk yerinde dursun.
Yeter ki çıkar düzeni bozulmasın.
Yeter ki menfaat devam etsin.
Sosyal medyada sık sık karşılaştığımız bir söz vardır:
"Yıllarca 'Allah utandırmasın' diye dua ettiler. Galiba duaları kabul oldu."
Gerçekten de bugün birçok insanın geldiği noktaya bakınca insan ister istemez bunu hatırlıyor.
Çünkü artık utanmıyorlar.
Çekinmiyorlar.
Mahcup olmuyorlar.
Hesap verme ihtiyacı duymuyorlar.
Oysa bir toplumun en büyük sigortası kanunlardan önce vicdandır.
Vicdan sustuğunda, menfaat konuşmaya başlar.
Ve menfaatin konuştuğu yerde ne adalet kalır, ne ahlak, ne de güven.
Eğer bir toplumda insanlar yanlışları sadece kendilerine dokunduğunda fark ediyor, haksızlıklara yalnızca kendi çıkarları zarar gördüğünde itiraz ediyorsa, asıl problem siyasette değil zihniyetlerdedir.
Çünkü bize dokunmayan yılanları yaşattıkça, gün gelir o yılan herkesin kapısına uğrar.
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|