|
Tweet |
Birkaç gün evvel mağazanın önünde oturuyordum.
Kasketli, takım elbiseli, hafifçe öne eğilmiş yaşlı bir adam ağır adımlarla yaklaştı. Kambur değildi ama yılların yükü omuzlarına çökmüş gibiydi. Bir süre bana baktı, selam verdi ve içeri girdi.
Arkasından ben de içeri girerek:
"Hoş geldiniz." dedim.
"Eve bir çamaşır makinesi alacağım ama merak ettim, burada yine aynı adamlar mı var?" diye sordu.
"Biz yaklaşık yirmi beş yıldır buradayız." dedim.
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"İyi, iyi... Çok sevindim. Ben yirmi küsur yıl önce buradan bir makine almıştım. Sen beni hatırladın mı?"
Elbette hatırlamam mümkün değildi.
"Yüzünüz hiç yabancı gelmiyor." dedim.
"Ben de seni çıkaramadım ama burada çalışan çocuklar vardı. Makineyi onlar getirmişti. Çok iyi çocuklardı."
Sonra kendisini tanıttı:
"Ormancı Niyazi derler bana. Herkes tanır."
Ve başladı anlatmaya...
Yıllar önce aldığı çamaşır makinesini bizim çalışanların evine kadar götürdüğünü söyledi.
"Aktaş Yaylası benim yaylamdır. Şalpazarı'na bağlı. Siz o zaman Zigana tarafından yukarı çıkıp gelmiştiniz. Yaylayı buldular, makineyi kurdular. Oturduk, çay içtik, kahvaltı yaptık."
Sonra durdu.
Derin bir nefes aldı.
"Yirmi dört yıl oldu. Memnun olmasam yine buraya gelir miydim?"
Ardından gözlerini uzaklara çevirip iç çekti:
"Hey gidi yalan dünya... Ömür geçti."
O cümlede yılların yorgunluğu vardı.
Makinenin hâlâ çalıştığını söyledi. Sonra eşinden bahsetti.
"Kocakarı birkaç yıldır yaylaya gelemiyor artık. Kafasına silah dayasan gelemez. Yoruldu. Eli ayağı zor tutuyor. Ben yine dayanamıyorum. Haziran sonunda çıkarım, Eylül'e kadar kalırım. Bir çorba yapabileyim, bana yeter."
Konuşurken bazen geçmişe gidiyor, bazen bugüne dönüyordu.
"Ben anamın karnından çıktım çıkalı yerimde duramam. Şimdi de Şalpazarı'na gideceğim. Bazen dağdaki orman tesislerinde kalırım."
Sonra hafifçe başını salladı.
"Yaş ilerledikçe insan değişiyor. Bazen olur olmaz şeylere kızıyorum. Kendimi kaybediyorum."
Bir ara cebinden eski bir not defteri çıkardı.
Defter değil, adeta bir ömrün özeti gibiydi.
Sayfaları sararmış, kenarları yıpranmıştı. İçinden yıllar öncesinden kalma kartlar, notlar çıktı. Zamanında görüştüğü milletvekillerini, bakanları, valileri anlattı. Onlarla yaşadığı dostlukları, hatıraları ve sohbetleri bir bir sıraladı.
Bir ara bana bir telefon numarası uzattı.
"Şunu ara." dedi. O da sizi tanısın..
Torununun numarasıymış.
Aradım. Polis memuru olduğunu, biraz uzakta bulunduğunu ama gelebileceğini söyledi.
Yaklaşık yarım saat sonra geldi.
Torunu ve gelini büyük bir saygıyla yanına oturdular. Halini hatırını sordular.
Niyazi Amca anlatmaya devam etti.
Anlattıkça coşuyor, coştukça aynı hatıralara yeniden dönüyordu.
Onlara bizden bahsetti.
Yirmi üç- yirmi dört yıl önce yaylaya çıkan çalışanlarımızdan bahsetti.
Kurduğumuz makineden, içilen çaylardan, yapılan kahvaltıdan, gördüğü ilgiden söz etti.
Sanki o günleri yeniden yaşıyordu.
Bir ara torununa dönüp:
"Beni mezarlığa götürün." dedi.
Torunu da büyük bir saygıyla:
"Olur dede." diye karşılık verdi.
O ana kadar birkaç kez yaşını sormuştum.
Her seferinde gülümsemiş, cevap vermemişti.
"Sona saklayalım." diyordu.
Sohbetin sonlarına doğru kendisi açtı konuyu.
"1940 doğumluyum." dedi.
Sonra göz kırpar gibi hafifçe gülümsedi.
"Ama babam beni geç yazdırmıştı. Aslında birkaç yaş daha büyük de olabilirim."
İşte o an anladım ki mesele yaş değildi.
Seksen beş, seksen altı ya da doksan...
Bunların hiçbir önemi yoktu.
Asıl mesele, o yılların içinde biriktirdiği hatıralardı.
Ve o günlerde gördüğü değeri yeniden hissedebilme arzusuydu.
O anda hikâyenin asıl tarafını gördüm.
Niyazi Amca aslında çamaşır makinesi almaya gelmemişti.
Belki de bir bahaneyle geçmişine uğramaya gelmişti.
Yıllar önce gördüğü ilgiyi, samimiyeti ve dostluğu yeniden bulmaya çalışıyordu.
Çünkü insan yaşlandıkça sadece bedeni yorulmuyor.
Hatıraları da ağırlaşıyor.
Bir zamanlar sözü dinlenen, kapılar açılan, arandığında telefonuna hemen cevap verilen insanlar oluyor.
Sonra yıllar geçiyor.
Kalabalıklar dağılıyor.
Tanıdık yüzler azalıyor.
Dost meclisleri eksiliyor.
İnsan farkında olmadan geçmişte gördüğü değeri bugünde aramaya başlıyor.
Bu sadece sıradan insanların hikâyesi değil.
Bir zamanlar makam sahibi olmuş insanların da hikâyesi.
Eski bürokratların, siyasetçilerin, yöneticilerin de hikâyesi.
Bugün göremedikleri ilgiyi, geçmişte yaşadıkları hatıraları anlatarak yeniden canlandırmaya çalışıyorlar.
Çünkü insanın gönlü, zamanın değiştiğini kabul etse bile unutulmayı kabul edemiyor.
Onlar mağazadan ayrılırken aklımda tek bir düşünce kaldı:
İnsan yaşlandığında en çok parasını, malını, mülkünü ya da makamını özlemiyor.
Kendisine gösterilen sevgiyi, saygıyı ve hatırlanmayı özlüyor.
Belki de bu yüzden hayatta bıraktığımız en değerli şey sahip olduklarımız değil, insanların gönlünde bıraktığımız izdir.
Makine eskimişti.
Ama hatıralar hâlâ ilk günkü gibi yeni ve tazeydi.
Ve galiba insanı hayata bağlayan şey de tam olarak buydu.
Hey gidi yalan dünya...
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|