|
28 Şubat süreci denildiğinde akla ilk gelen olaylar başörtüsü yasakları, imam hatip liselerine yönelik uygulamalar ve küçük yaştaki çocukların Kur’an kurslarına gitmesini engelleyen düzenlemelerdi. Bir de katsayı meselesi vardı. O dönem yaşananların en çok konuşulan, kamuoyunda en fazla yankı uyandıran başlıkları bunlardı.
Katsayı uygulamasını yalnızca imam hatiplerle ilişkilendirmek de doğru değil. Bu uygulama bütün meslek liselerini ilgilendiriyordu. Meslek lisesinde okuyan bir öğrenci, kendi alanıyla ilgili yükseköğretim programlarına daha kolay geçiş yapabilirken başka alanlara yönelmek istediğinde genel lise mezunlarına göre dezavantajlı duruma düşüyordu. Amaç, meslek eğitimi alan öğrencilerin kendi alanlarında kalmasını sağlamaktı. Uygulamanın doğru olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak mesele yalnızca imam hatipler değildi.
O dönemde başörtüsü üzerinden yaşanan mağduriyetleri, eğitim hakkına yönelik müdahaleleri ve insanların inançları nedeniyle karşılaştıkları ayrımcılıkları görmezden gelemeyiz. Bunlar, insanların hafızasında derin izler bırakan gerçeklerdi.
Fakat aradan geçen yıllara baktığımızda, bu meselelerin zaman zaman başka sorunların üzerini örtmek için kullanıldığına da tanık oluyoruz.
Başörtüsünü çözdük, peki ya diğer sorunlar?
Bugün ekonomide, eğitimde, sağlıkta, üniversitelerde veya kamu yönetiminde bir sorun dile getirildiğinde karşımıza çoğu zaman benzer bir cevap çıkıyor:
“Başörtüsü sorununu çözdük. İmam hatiplerin önünü açtık. Kur’an kurslarını serbest bıraktık.”
İyi de kardeşim, bunları çözmüş olmak diğer sorunları görmezden gelmemizi mi gerektiriyor?
Ekonomi kötü yönetiliyorsa, gençler geleceklerinden umutsuzsa, eğitimde fırsat eşitliği bozuluyorsa, liyakat yerine yakınlık esas alınıyorsa, adalet herkese eşit uygulanmıyorsa bunların başörtüsü meselesinin çözülmesiyle ne ilgisi var?
Bir ülkede başörtüsü yasağının kaldırılması elbette önemlidir. İnsanların inançları ve kıyafetleri nedeniyle eğitimden, çalışma hayatından ve kamusal yaşamdan dışlanmaması gerekir. Ancak özgürlükleri savunmak, yalnızca kendi mahallenizin sorunlarını çözmekle sınırlı kalamaz. Özgürlük, adalet ve insan onuru herkes için geçerli olduğunda anlam kazanır.
Asıl sorun, geçmişte yaşanan mağduriyetlerin bugün her türlü eleştiriye karşı bir savunma kalkanına dönüştürülmesidir.
Dindarlık görünür olanlardan mı ibaret?
Toplumda öyle bir algı oluşturuldu ki başörtüsü takmak, çocuğunu imam hatibe göndermek, Kur’an kursuna gitmek ve namaz kılmak, dinin gereğini yerine getirmenin başlıca göstergeleri hâline geldi.
Bunların her biri inanan insanlar için elbette değerlidir. Hiçbirinin önemsiz olduğunu söylemiyoruz. Ancak dinin görünen işaretlerine odaklanırken özünü ihmal edersek burada ciddi bir sorun var demektir.
Çünkü din yalnızca kıyafetten, törenden, şekilden ve bireysel ibadetlerden ibaret değildir. Ahlak, adalet, merhamet, kul hakkı, dürüstlük, emanete sadakat ve ihtiyaç sahibini gözetmek de dinin temel meseleleridir.
Kur’an’ın insanlardan istediği şey yalnızca bazı ibadetleri yerine getirmeleri değildir. İnsanlara adaletle davranmak, hak yememek, yetimi ve yoksulu gözetmek, ölçüde ve tartıda dürüst olmak, verilen sözü tutmak ve haksızlık karşısında susmamak da dinî sorumlulukların merkezindedir.
Nitekim Nisa suresinin 135. ayetinde insanın kendi aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutması istenir. Maide suresinin 8. ayetinde ise bir topluluğa duyulan öfkenin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiği bildirilir.
Bunlar, yalnızca başkalarından bekleyeceğimiz değil, öncelikle kendimizde aramamız gereken değerlerdir.
Öyleyse soralım: Başımızı örtmek kadar kul hakkından kaçınmayı, namaz kılmak kadar dürüst olmayı, Kur’an okumak kadar onun adalet anlayışına uygun yaşamayı da önemsiyor muyuz?
Yoksa dinin görünür taraflarını öne çıkarıp sorumluluk gerektiren taraflarını geri plana mı itiyoruz?
Dinin arkasına saklananlar
İşin en tehlikeli tarafı da burada başlıyor.
Bir insan başörtüsü takabilir, namaz kılabilir, çocuğunu imam hatibe gönderebilir. Bunlar onun kişisel tercihleri ve inancıyla ilgili meselelerdir. Fakat bunların hiçbiri o insana otomatik olarak dürüstlük, adalet veya ahlak belgesi vermez.
Ne yazık ki zamanla bazı insanlar ve çevreler, dindar kimliklerini bir güvence gibi kullanmaya başladı. Başörtüsünün, imam hatip mezuniyetinin, namazın ve dinî söylemlerin arkasına sığınılarak yapılan haksızlıklar, kayırmacılıklar ve usulsüzlükler eleştiriden muaf tutulmak istendi.
Birine haksızlık yapılıyor, hak etmeyen birine makam veriliyor, liyakatli insanlar dışlanıyor, kamu imkânları belli çevrelere peşkeş çekiliyor. Bunları eleştirdiğinizde ise mesele bir anda başka bir yere taşınıyor. Sanki yapılan eleştiri bir kişiye veya uygulamaya değil, doğrudan dine yöneltilmiş gibi bir hava oluşturuluyor.
Oysa bir insanın dindar olduğunu söylemesi, yaptığı yanlışı doğruya dönüştürmez. Bir kurumun dinî kimlik taşıması, o kurumda adaletsizlik yapılamayacağı anlamına gelmez. Bir yönetimin kendisini muhafazakâr olarak tanımlaması da onu hesap vermekten muaf tutmaz.
Tam tersine, din adına konuşanların ve dinî değerleri temsil ettiğini söyleyenlerin adalet ve ahlak konusunda daha fazla hassasiyet göstermesi gerekir.
Çünkü dinin itibarı, onu dilinden düşürmeyenlerin sayısıyla değil, onun değerlerini hayatına ne ölçüde yansıttığıyla ilgilidir.
Dini yaşamak başka, dini kullanmak başka..
Burada bir ayrımı iyi yapmak gerekiyor: Dindar insanların tamamını aynı kefeye koyamayız. İnancını samimiyetle yaşayan, kimsenin hakkını yemeyen, elinden geldiğince adaletli ve dürüst davranan milyonlarca insan var. Eleştirimiz onlara değil.
Eleştirimiz, dinî kimliği bir ayrıcalık aracına dönüştürenlere; inancı, eleştirilerden kaçmanın kalkanı olarak kullananlara; kendi çevresinin yanlışlarına göz yumarken başkalarının yanlışlarını büyütenlere.
Bir insanın inancını yaşaması başka, o inancı başkaları üzerinde üstünlük kurmak için kullanması başkadır.
Bir insanın namaz kılması başka, namaz kıldığı için kendisini herkesten daha ahlaklı görmesi başkadır.
Bir insanın Kur’an okuması başka, Kur’an’ın emrettiği adaleti kendi çıkarına aykırı düştüğünde unutması başkadır.
Dinin en büyük zararı, ona inanmayanların eleştirisinden değil, onu temsil ettiğini söyleyenlerin davranışlarıyla çelişmesinden gelir. Çünkü insanlar bazen dinin kendisinden değil, din adına yapılanlardan uzaklaşır.
Asıl mesele hangi tarafta olduğumuz değil, neyin tarafında olduğumuz
28 Şubat döneminde insanların inançları nedeniyle mağdur edilmesine nasıl karşı çıkıyorsak bugün de başörtülü bir kadının, başı açık bir kadının, dindar bir insanın veya inanmayan birinin hakkı yenildiğinde aynı kararlılıkla karşı çıkabilmeliyiz.
Adalet, yalnızca bizim mahallemizden biri haksızlığa uğradığında hatırlayacağımız bir değer değildir.
Haksızlık kimin başına gelirse gelsin haksızlıktır. Haksızlığı yapan bizim desteklediğimiz partiden, bizim inandığımız çevreden veya bizim yakınlarımızdan biri olsa da durum değişmez.
Bir zamanlar başörtüsü yasağına karşı çıkıp bugün başka insanların hak ihlallerini görmezden geliyorsak, savunduğumuz şeyin gerçekten özgürlük olup olmadığını sorgulamalıyız.
Bir zamanlar dinî özgürlükler için mücadele edip bugün din adına yapılan yanlışlara sessiz kalıyorsak, ortada ciddi bir çelişki var demektir.
Çünkü adalet, yalnızca başkalarından talep edildiğinde değil, insanın kendi aleyhine olduğunda da savunulduğunda adalettir.
Dinin gereğini yerine getirmek, yalnızca dinî kimliğimizi görünür kılmak değildir. Asıl mesele, o kimliğin gerektirdiği ahlakı ve sorumluluğu hayatımıza taşıyabilmektir.
Başörtüsü takmak, namaz kılmak, Kur’an okumak elbette değerlidir. Ama bunların hiçbiri kul hakkı yemeyi, adaletsizliği, kayırmacılığı ve yolsuzluğu meşrulaştıramaz.
Dindarlık, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi değil, kendi nefsini de sorgulayabilmesidir.
Unutmayalım: Dini yaşamak başka, dinin arkasına saklanmak başkadır.
Birincisi insanı ahlaka ve adalete götürür. İkincisi ise dini, kişisel çıkarların ve siyasi hesapların aracı hâline getirir.
Ve en büyük yanılgı, dinin görünen işaretlerini taşıdığı için insanın kendisini dinin bütün sorumluluklarını yerine getirmiş sanmasıdır.
| # | Takım | O | G | B | M | AV | P |
|---|---|---|---|---|---|---|---|
| 1 | 8 | 6 | 1 | 1 | +6 | 19 | |
| 2 | 8 | 5 | 2 | 1 | +9 | 17 | |
| 3 | 8 | 5 | 1 | 2 | +16 | 16 | |
| 4 | 8 | 5 | 1 | 2 | +13 | 16 | |
| 5 | 8 | 5 | 0 | 3 | +6 | 15 | |
| 6 | 8 | 4 | 1 | 3 | +5 | 13 | |
| 7 | 8 | 3 | 4 | 1 | +3 | 13 | |
| 8 | 8 | 4 | 0 | 4 | +1 | 12 | |
| 9 | 8 | 3 | 3 | 2 | -1 | 12 | |
| 10 | 8 | 3 | 2 | 3 | 0 | 11 | |
| 11 | 8 | 3 | 2 | 3 | -6 | 11 | |
| 12 | 8 | 3 | 1 | 4 | -3 | 10 | |
| 13 | 8 | 2 | 3 | 3 | +1 | 9 | |
| 14 | 8 | 2 | 2 | 4 | -4 | 8 | |
| 15 | 8 | 2 | 2 | 4 | -9 | 8 | |
| 16 | 8 | 1 | 2 | 5 | -5 | 5 | |
| 17 | 8 | 1 | 1 | 6 | -12 | 4 | |
| 18 | 8 | 1 | 0 | 7 | -20 | 3 |
| İmsak | 05:09 |
| Güneş | 06:34 |
| Öğle | 12:10 |
| İkindi | 15:08 |
| Akşam | 17:36 |
| Yatsı | 18:56 |