Yıllardır satışın içindeyim. İnsanlarla birebir temas eden herkesin daha iyi anlayacağı bir durumdan söz etmek istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde bir bayan müşteri, eşiyle birlikte ankastre ürünlere bakmak üzere mağazaya geldi. Önce biraz dolaştı. Ürünleri meraklı gözlerle tek tek inceledi. Ocakların başında durdu, fırınlara baktı.
“Bu dört gözlü mü olsun, beş gözlü mü?” diye sordu.
Bir başka modele geçti.
“Bunun rengi nasıl?”
“Şu model mutfağa daha mı çok yakışır?”
Birkaç ürünü inceledikten sonra sorular peş peşe gelmeye başladı.
Hanımefendi oldukça modern ve özenli giyinmişti. Renkleri birbiriyle uyumlu, günümüz modasına uygun geniş bir pantolon, üzerine uzun bir tunik giymişti. Başörtüsü, içindeki bone ya da bandanası, başının üzerinde duran gözlüğü, ayakkabısı ve çantası bile birbiriyle uyumluydu.
Belli ki giyim kuşamında renk ve uyum konusunda oldukça titizdi.
Eşi ise yanında sessizce duruyor, olup biteni izliyordu.
Asıl hikâye bundan sonra başladı.
Ankastre ocakların ölçülerini anlattım. Bu ürünlerin büyük ölçüde standart olduğunu, birçok marka ve modelde kesim yerlerinin aynı olduğunu ve birbirlerinin yerine kullanılabildiğini söyledim.
Bir kez söyledim.
Sonra bir kez daha...
“Bunlar büyük ölçüde standarttır. Birçok marka ve model birbirinin yerine olur.”
Bunu bir kez değil, iki kez değil, üç dört kez anlattım.
Ardından hanımefendi her modelin başına tek tek geçmeye başladı.
“Peki bu da aynı yere olur mu?”
“Bu fırın onun yerine olur mu?”
“Bu ocak da uyar mı?”
Tekrar anlattım:
“Efendim, olur. Bunlar standart ölçülerde. Birçok marka ve model birbirinin yerine kullanılabilir.”
Bir sonraki modele geçti:
“Peki bu olur mu?”
Bir sonrakine geçti:
“Ya bu?”
Daha bir sorunun cevabını tamamlamadan diğer ürünün başına geçip yeni bir soru...
Yeni bir soru...
Yeni bir soru...
Yanındaki eşi ise bütün bu süreci sessizce izliyordu. Belki de yılların tecrübesiyle, “Ben bu işe hiç karışmayayım.” diyordu.
Bilmiyorum.
Bir noktadan sonra insan, ürün anlatmaktan çok aynı cümleyi farklı ürünlerin önünde tekrar ettiğini fark ediyor.
İşin ilginç tarafı ise şu:
Bu kadar soru soruluyor ama soruların büyük çoğunluğu ürünün kendisiyle ilgili değil.
Kullanım ömrü ne kadar?
Servis ağı nasıl?
Enerji tüketimi nedir?
Kullananlar memnun mu?
Arıza oranı nedir?
Yedek parçası kolay bulunur mu?
Bunlar pek sorulmuyor.
Sorulan şey çoğu zaman şu oluyor:
“Bu renk dolabıma gider mi?”
“Şu ton buna uyar mı?”
“Orada nasıl durur?”
“Mutfağa yakışır mı?”
Yani işlevden çok görüntü...
Kaliteden çok şekil...
Faydadan çok vitrin...
Elbette estetik önemlidir. İnsan gözüne hitap eden şeyleri sever. Güzel görünen, mekâna yakışan bir ürün elbette tercih sebebidir.
Mesele estetiği küçümsemek değil.
Mesele, görüntünün işlevin; şeklin kalitenin; vitrinin ise ihtiyacın önüne geçmesi.
Biraz düşündüğümüzde ortada ilginç bir çelişki var.
Giyimindeki renk ve uyuma, başındaki örtüden gözlüğüne, ayakkabısından çantasına kadar her ayrıntıya özen gösteren insan, satın alacağı ürünün ne işe yaradığını, nasıl çalıştığını, ne kadar dayanacağını, servisinin nasıl olduğunu aynı titizlikle sorgulamıyor.
Sanki modern insanın karar mekanizması da giderek dış görünüşe teslim oluyor.
Bugün birçok insan neye ihtiyacı olduğunu tam olarak belirlemeden alışverişe çıkıyor. Ne istediğine karar vermeden mağazaya geliyor. Kararsızlık arttıkça soru sayısı artıyor; soru sayısı arttıkça alışveriş süresi uzuyor.
Ve o süre uzadıkça karşısındaki insanın zamanı, enerjisi ve sabrı tükeniyor.
Burada yanlış anlaşılmasın.
Soru sormak kötü bir şey değildir.
Aksine bilinçli tüketicinin soru sorması gerekir. İnsan parasını verdiği ürünün özelliklerini, kalitesini, garantisini, servis hizmetini ve kendisine sağlayacağı faydayı elbette sorgulamalıdır.
Asıl mesele, ne aradığını ve neye ihtiyacı olduğunu belirlemeden aynı soruların peşinden dönüp durmak ve bu süreçte karşısındaki insanın zamanını, emeğini ve sabrını da tüketmektir.
Çünkü o zaman yalnızca ürün tüketilmiyor.
Başkasının zamanı da tüketiliyor.
Başkasının emeği...
Sabırı...
Şevki...
Enerjisi...
Belki de çağımızın en görünmeyen tüketim biçimi tam olarak budur.
İnsanlar yalnızca parasını değil, birilerinin sabrını ve zamanını da harcıyor.
Bir satıcının karşısında saatlerce kararsız kalırken onun o saatini geri veremiyoruz. Bir çalışanı aynı şeyi defalarca anlatmak zorunda bırakırken onun enerjisini yerine koyamıyoruz. Bir insanın sabrını tükettiğimizde, “Kusura bakma.” demek bazen o sabrı geri getirmiyor.
İşte bu yüzden mesele yalnızca bir müşteri ve satıcı meselesi değil.
Bu, giderek yaygınlaşan bir tüketim kültürü meselesi.
Çünkü neyi istediğimize karar veremiyoruz.
Neye ihtiyacımız olduğunu bilmiyoruz.
Ne kadar tüketmemiz gerektiğini bilmiyoruz.
Ve sonunda her şeyi tüketiyoruz.
Zamanı...
Parayı...
Emeği...
Doğayı...
İlişkileri...
İnsanları...
Belki de bu yüzden çağımızın en büyük çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor:
Her şeyi daha hızlı tüketmek isterken hayatı daha yavaş yaşayamaz hâle geliyoruz.
Ne neye ihtiyacımız olduğunu biliyoruz ne de neyi, nasıl ve ne kadar tüketmemiz gerektiğini.
Bu yüzden her şey giderek şekle dönüşüyor.
İnsan ilişkileri şekle...
Dostluklar şekle...
İnançlar şekle...
Alışverişler şekle...
Görüntüye, vitrine, ambalaja, gösterişe...
İçeriğin yerini görüntü, niteliğin yerini şekil aldıkça da farkında olmadan birbirimizi tüketiyoruz.
Oysa insanın hayatındaki en değerli şeylerin çoğunun vitrini yoktur.
Güvenin vitrini yoktur.
Sadakatin vitrini yoktur.
Ahlakın vitrini yoktur.
Saygının vitrini yoktur.
Ama bunların kaybı, satın aldığımız herhangi bir ürünün kaybından çok daha ağırdır.
Belki de bugün biraz durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben gerçekten neye ihtiyacım var?
Sadece alışveriş yaparken değil...
Hayatın tamamında.
Neyi tüketiyorum?
Kimin zamanını tüketiyorum?
Kimin sabrını tüketiyorum?
Kimin emeğini tüketiyorum?
Ve daha da önemlisi, bütün bunları yaparken kendi ömrümden ne kadar tüketiyorum?
Çünkü tükettiğimiz malların çoğunu yeniden satın alabiliriz.
Ama tükettiğimiz zamanı satın alamayız.
Tükettiğimiz sabrı geri getiremeyiz.
Tükettiğimiz emeği yerine koyamayız.
Ve tükettiğimiz insanları yeniden satın alamayız.
Velhasıl...
Tüketim çağında sadece mallar eksilmiyor.
İnsan da eksiliyor.
Sabır eksiliyor.
Tahammül eksiliyor.
Özen eksiliyor.
Saygı eksiliyor.
Ve en önemlisi, ömür eksiliyor.
Galiba çağımızın en büyük ironisi de burada:
Her şeyi tüketmek için büyük bir hızla yaşıyoruz; ama yaşadığımızı fark edemeden tükeniyoruz.
Belki de artık daha fazla tüketmeyi değil, neyi neden tükettiğimizi düşünmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü bazen arıza satın aldığımız üründe değildir.
Arıza, tüketme biçimimizdedir.
Ve bazen insanın farkına varmadan tükettiği en değerli şey, karşısındaki insanın ömrüdür.
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|